28 Ekim 2014 Salı
Üç kişi tuttu elimden. Şeyhim, annem ve sen.
Şeyhimin elini bıraktığımda her şeyle baş edebilirim sanmıştım. Öyle olmadı. Kendimi birçok şey sanıyordum fakat hiçbir şey olamadığımı çok kısa zamanda fark edecektim. Kötüsü, tek bir şey olmam bile yıllar alacaktı. Geri döneyim istedim, olmadı. Bazı yolların bir kez ayrıldığında, asla yeniden birbirine kavuşamayacağını orada öğrenmiştim.
Annem elimi bıraktığında hiçbir şeyle baş edemem sanmıştım. Öyle olmadı. Kendimi değersiz, çaresiz ve umutsuz görüyordum. O denli güçsüz olduğuma kanaat getirmiştim ki dedemin öldüğü günün ardından yıllar sonra ilk kez o gün ağlamıştım. Anlıyordum ki gözyaşının bir hafızası vardı ve ilk kez hakiki anlamda nerede taştıysa gözlerinizden, o zamanın ruhunu katıyordu içinize. Aynı anda hem hayalleriyle oynayan bir çocuk, hem de hayatla boğuşan bir adamdım o gün. Değerliydim, cesurdum ve umutluydum. Sonrası fevkalade güzeldi. Bazı yolların bir kez ayrıldığında, çok kısa bir zaman sonra yeniden birbirine kavuşabileceğini orada öğrenmiştim.
Seninle ellerimiz ayrıldığında, buna dünyanın sonu demiş, anbean bireysel bir kıyamete doğru yol aldığımı sanmıştım. Öyle olmadı. Her şey kötüydü önceleri, hiç olmadığı kadar kötüydü. Sana, kendime, yaratıcıya, hemen herkese isyan ediyordum. Ne beklerdin ki, en doğru, en yanlış, genel anlamda en müthiş zamanlarımı geçirdiğim kişi hayatımdan hiç var olmamış bir hayalet gibi çıkıp gitmişti. Tek başıma uyuyor, tek başıma uyanıyordum. Yalnızdım ve seninle geçirdiğim birkaç ömre bedel iki yılda, belki de bir daha bir başıma kalamayacak şekilde, seninle bütünlemiştim hayatı. Yalnızdım ve yalnızlığı tamamen unutmuş, bir daha da hatırlamak istemiyordum. Üstelik bunu engellemek için oluşturduğum her devinim bana yalnızlığımı bir o denli sert bir şekilde hatırlatıyordu ki içine kapaklandığım ümitsiz yoksunlukla nasıl baş edeceğimi hiç bilemiyordum. Her seferinda daha beter şeyler oluyordu, özellikle de en sonuncusu. Bütün kapıları tamamen kapamış, gururumu hiç olmadığı kadar ayaklar altına alarak senden nefret etmemi sağlamıştın. Ömür boyu süreceğini, ömür boyu seni öfkeyle, kinle hatırlayacağımı düşünüyordum. Birkaç dakika sürdü. Kendimden nasıl nefret edemiyorsam, senden de edemezdim. Çünkü görüyordum, seni hayatımla değil, kendimle bütünlemiştim. Kendime karşı nasılsam, sana karşı öyleydim. Kendine karşı nasılsan, bana karşı öyleydin. Kendimize ve birbirimize karşı ölümcül derecede kötüydük. Acıtmış, yaralamış ve neredeyse öldürmüştük birbirimizi. Ey gördüğüm en güzel yolcu, güneşim ve ayım, her ikimizi korumak için de yapılacak en doğru şeyi yapmıştın sen ve bunu görüyordum, nihayet görüyordum. Bütün kapıları öylesine müthiş bir şekilde kapamıştın ki, açılması gereken en doğru kapı aralanmaya başlamıştı. Bir başımaydım artık, bir başımayken de ayaktaydım ve bir başımalığımdan doğan o özgül ağırlığı, kutsal iradeyi yeniden hatırlayabiliyordum. Seni bana getiren buydu, seninle büyüyen, büyüten buydu. Nasıl ve neden kaybolduğu önemli değildi, yeniden doğmaya başladığını bilmek, kendi içimi bütünüyle kapladıktan sonra her şeyin mükemmel şekilde yeniden dizayn edilebileceğini bilmek harikaydı. Kusursuz bir dönüşüm başlamıştı. Bir yılan gibi deri çıkardığımı söyleyebilirdim, ama hayır çok daha fazlası, arınıyor, yenileniyor ve açığa çıkarıyordum. Arınmanı, yenilenmeni ve açığa çıkmanı bekliyordum. Değerliydim ve değerli oluşum bu kez sadece kendimi sevmemden geliyordu, cesurdum ve cesur oluşum rüzgâr karşısında savrulan o yaprağın kemâli bulmuş iradesini içselleştirebilmemden geliyordu, umutluydum, çünkü gönlünün kapılarını sonuna dek açtığında gelen o huzurlu teslimiyet, umuttan gayrı bir hissi barındırmıyordu içinde. Bazı yolların asla ayrılmayacağını anlamıştım, yol yolcunun hafızasıysa ve yol yolcuyu kendine kattıysa, en fazla yolcular arasındaki mesafe biraz artmıştır ve bunun da hikmetli bir sebebi vardır. Mutlu ki görebiliyordum artık.
Seni seviyorum bekleyen ve beklenen güzel yolcu.
Şeyhimin elini bıraktığımda her şeyle baş edebilirim sanmıştım. Öyle olmadı. Kendimi birçok şey sanıyordum fakat hiçbir şey olamadığımı çok kısa zamanda fark edecektim. Kötüsü, tek bir şey olmam bile yıllar alacaktı. Geri döneyim istedim, olmadı. Bazı yolların bir kez ayrıldığında, asla yeniden birbirine kavuşamayacağını orada öğrenmiştim.
Annem elimi bıraktığında hiçbir şeyle baş edemem sanmıştım. Öyle olmadı. Kendimi değersiz, çaresiz ve umutsuz görüyordum. O denli güçsüz olduğuma kanaat getirmiştim ki dedemin öldüğü günün ardından yıllar sonra ilk kez o gün ağlamıştım. Anlıyordum ki gözyaşının bir hafızası vardı ve ilk kez hakiki anlamda nerede taştıysa gözlerinizden, o zamanın ruhunu katıyordu içinize. Aynı anda hem hayalleriyle oynayan bir çocuk, hem de hayatla boğuşan bir adamdım o gün. Değerliydim, cesurdum ve umutluydum. Sonrası fevkalade güzeldi. Bazı yolların bir kez ayrıldığında, çok kısa bir zaman sonra yeniden birbirine kavuşabileceğini orada öğrenmiştim.
Seninle ellerimiz ayrıldığında, buna dünyanın sonu demiş, anbean bireysel bir kıyamete doğru yol aldığımı sanmıştım. Öyle olmadı. Her şey kötüydü önceleri, hiç olmadığı kadar kötüydü. Sana, kendime, yaratıcıya, hemen herkese isyan ediyordum. Ne beklerdin ki, en doğru, en yanlış, genel anlamda en müthiş zamanlarımı geçirdiğim kişi hayatımdan hiç var olmamış bir hayalet gibi çıkıp gitmişti. Tek başıma uyuyor, tek başıma uyanıyordum. Yalnızdım ve seninle geçirdiğim birkaç ömre bedel iki yılda, belki de bir daha bir başıma kalamayacak şekilde, seninle bütünlemiştim hayatı. Yalnızdım ve yalnızlığı tamamen unutmuş, bir daha da hatırlamak istemiyordum. Üstelik bunu engellemek için oluşturduğum her devinim bana yalnızlığımı bir o denli sert bir şekilde hatırlatıyordu ki içine kapaklandığım ümitsiz yoksunlukla nasıl baş edeceğimi hiç bilemiyordum. Her seferinda daha beter şeyler oluyordu, özellikle de en sonuncusu. Bütün kapıları tamamen kapamış, gururumu hiç olmadığı kadar ayaklar altına alarak senden nefret etmemi sağlamıştın. Ömür boyu süreceğini, ömür boyu seni öfkeyle, kinle hatırlayacağımı düşünüyordum. Birkaç dakika sürdü. Kendimden nasıl nefret edemiyorsam, senden de edemezdim. Çünkü görüyordum, seni hayatımla değil, kendimle bütünlemiştim. Kendime karşı nasılsam, sana karşı öyleydim. Kendine karşı nasılsan, bana karşı öyleydin. Kendimize ve birbirimize karşı ölümcül derecede kötüydük. Acıtmış, yaralamış ve neredeyse öldürmüştük birbirimizi. Ey gördüğüm en güzel yolcu, güneşim ve ayım, her ikimizi korumak için de yapılacak en doğru şeyi yapmıştın sen ve bunu görüyordum, nihayet görüyordum. Bütün kapıları öylesine müthiş bir şekilde kapamıştın ki, açılması gereken en doğru kapı aralanmaya başlamıştı. Bir başımaydım artık, bir başımayken de ayaktaydım ve bir başımalığımdan doğan o özgül ağırlığı, kutsal iradeyi yeniden hatırlayabiliyordum. Seni bana getiren buydu, seninle büyüyen, büyüten buydu. Nasıl ve neden kaybolduğu önemli değildi, yeniden doğmaya başladığını bilmek, kendi içimi bütünüyle kapladıktan sonra her şeyin mükemmel şekilde yeniden dizayn edilebileceğini bilmek harikaydı. Kusursuz bir dönüşüm başlamıştı. Bir yılan gibi deri çıkardığımı söyleyebilirdim, ama hayır çok daha fazlası, arınıyor, yenileniyor ve açığa çıkarıyordum. Arınmanı, yenilenmeni ve açığa çıkmanı bekliyordum. Değerliydim ve değerli oluşum bu kez sadece kendimi sevmemden geliyordu, cesurdum ve cesur oluşum rüzgâr karşısında savrulan o yaprağın kemâli bulmuş iradesini içselleştirebilmemden geliyordu, umutluydum, çünkü gönlünün kapılarını sonuna dek açtığında gelen o huzurlu teslimiyet, umuttan gayrı bir hissi barındırmıyordu içinde. Bazı yolların asla ayrılmayacağını anlamıştım, yol yolcunun hafızasıysa ve yol yolcuyu kendine kattıysa, en fazla yolcular arasındaki mesafe biraz artmıştır ve bunun da hikmetli bir sebebi vardır. Mutlu ki görebiliyordum artık.
Seni seviyorum bekleyen ve beklenen güzel yolcu.
26 Ekim 2014 Pazar
Aşk yolsuzluktur. Kökeni ışk, Arapça'da sarmaşık anlamına gelir. Yani kalbi, ruhu, nefsi sarmalayan anlamında kullanılır. Tasavvuf terminolojisinde ışık anlamıyla da ele alınır. Metaforik bir örnek olarak pervanenin mumun etrafındaki tavafı kullanılır. Pervane aşkın etrafında döner durur, kâfi değildir. Pervane kendini muma bırakır, yanıp kül olur. Kül savrulur, aşk savrulur, aşk dolaşır. Kül aşkın hafızasıdır. Kül kelebeğin hafızasıdır. Kül tırtılın hafızasıdır. Kül yaşamın hafızasıdır; yaşamın hafızasına ulaşmak için de aşk ile kavrulmak gerekir. Ama yine de bahsi geçen metaforun aşkı tam anlamıyla karşıladığı kanaatinde değilim. Aşk, yani ışık, en özde güneş gibidir. Güneş enerjisini dışarıdan sağlamaz, onun enerjisi kendisindedir. Yanarak yakar. Yana yana kendini bitirir. Yani aşk gerçekte mum ile pervanenin dansının da ötesindedir; yakanın ve yananın kendisidir. Yani aşk gerçekte içeridedir, dışarıda görülen sadece aşka giden bir yoldur ve her yolun mutlaka bir sonu vardır. Burada bahsi geçen yolsuzluk, sonsuzluğun en hakiki adlandırılışıdır ve giden, gittiği için değersizleşmez, eğer ki kalan gidenin hafızası olabildiyse. Güzel geceler.
Ve gecenin şarkısı.
Ve gecenin şarkısı.
24 Ekim 2014 Cuma
Bazen olmaz, hani öyle bir olmaz ki neye uğradığını şaşırırsın. Dünya sanki dönmeyi bırakmıştır. Devinimsizlik her yandadır. Bilinen bilinmez gelir. Bilinmez korkutucu olmaktan birkaç adım fazlası olmuştur. Heba olmaktan birkaç gömlek üstü bir can çekiştir tattığın. İnanç ve umutsuzluk aynı anda hücum eder olmuştur bünyene. Bir Don Kişot bile değilsindir, hoş anlarsın da. Edimsizliğe kilitlendiğini hissedersin. Yine de peşinden koşacağın çok şey vardır arkanda ve önünde; peşinden koşabileceğin hiçbir şeyin olmadığını tadarsın her seferinde. Zifir gibi bir şey hissedersin midende, aklında ya da neye sahipsen orada. Büyüyen bir yumru, büyüdükçe daha çok kemiren. Doymamazlığa yeminli iblis kadar da aç. Seçim vaktidir, ezelde ve ebedde yapılan seçimin hatırlanma vaktidir. Sonra bir şey olur, hep dedikleri şey, hiç demedikleri şey. Werther'in bir yalan olduğu idrakine seni ulaştıran neydi? Sana şah damarından bile daha yakın olan tek şey neydi? Hatırlarsın. Ne içindeydi ne de dışında. Orada bir yerde, unuttuğun yerde, aynı yerde. Onu senden alana, seni senden alana son bir kez daha bakarsın. Birkaç salise, öylece. Son seferinde, ilk seferinde, birkaç saniye öncesinde, öncesinde baktığında sonbaharın sarhoş yeşilini gördüğün, baktığında çok şey gördüğün, baktığında her şeyi gördüğün bu gözlerden, sadece birkaç salisede nasıl bu kadar anlam silinip gitmişti? Anlamaya çalışmazsın, anlamaya çalışırsın. Yürürsün sonra. Yürürsün, çünkü hayat bir yürüme oyunudur ve aşk dedikleri şey gerçekten de vardır. Werther'i öldürecek kadar vardır, daha büyüğünü, daha fazlasını, daha yüreklisini hayatta tutabilecek kadar vardır, birkaç salisede kaybolacak kadar vardır. Seni var edecek kadar vardır. Evet bazen olmaz ve bu kez bir şeyin olması ile olmaması arasındaki farkı gözetmemeyi anlarsın. Yürürsün, çünkü hayat bir yürüme oyunudur. Asla anlatmadığın o rüyanın zamansızlığında gönderdiğin yolcu, bu kez, yaşamının bugününde, kendi isteğiyle yüz çevirip gitmiştir kendi yoluna. Çünkü hayat şükre eğilip tevekküle kalktığında, bir yürüme oyunu olmaktan fazlasına dönüşmüştür ve o güzel yolcuyu uğurlarla selamlarsın.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)