Bir projektörün görüntüsüyle
başlayan sekans, yoğun bir ışık ve akabinde gelen birbiri ardına çıkan belirsiz
rakamlarla, Bergman, film boyunca izleyene vereceği ağırlığı bir nevi henüz ilk
saniyelerden garanti eder. Makaranın sesi eşliğinde önce bir çizgi filmden,
ardından da sessiz bir filmden görüntüler peş peşe akar. Bir Tarantula, kurban
edilen bir koyun, akan kanlar, bir ele çakılan, her vuruşta daha fazla saplanan
bir çivi. Huzurla uyuyan yaşlı insanlar ve beyaz perdede beliren sanal
görüntüye yaklaşan, dokunmaya çalışan, dokunan bir çocuk. Birbirine zıt görünen
onlarca duygu, beş dakikalık bir zıtlaşma. Persona’nın açılış sekansı, başlı
başına bir film olarak değerlendirilebilecek kadar güçlü. Sadece beş dakikalık
bu bölümde, Bergman’ın oluşturduğu sinematik kurgu, insanlık tarihinin çelişki
dolu döngüsüne işaret eder şekilde derin ve yalın. Organik ve inorganik,
rasyonel ve irrasyonel arasında kalan insanın vahşet saçan biçimsizliği
karşısında, son karede, insana, insanın kendine yarattığı maskelere dokunmaya
çalışan masum ve çaresiz bir insan soyu. Anlamsızlık, belirsizlik ve korkuyla
şekillenen bir çaresizlik. Öyle bir çaresiz olma hâli ki, en masum olanın dahi
bu yırtıcılıktan sıyrılamayacağı gerçeği. Öyle bir yırtıcılık ki, yırtılan,
parçalanan ve yok oluşa sürüklenen insanın kendisi. Huzur yaşamın başında ve
sonunda görünebilir, ama yaşamın başında ve sonunda olan tek şey masumiyet ve
tükenmişlik. İnsan masumiyetini tüketen bir varlıktır ve kurban sahnesiyle
anlatılmaya çalışan şey de, insanın her şeyi ve en temelde kendisini, yine
kendine kurban ettiği gerçeği. Bergman’ın yaptığı da engellenemez vahşet saçan
bu yok edişin karşısında, mümkün mertebe objektif ve diri bir şekilde sinematik
bir saygı duruşunda bulunmak ve yüzleşmek. Engellenemez kötü karşısında
asaletle iman eder gibi yüzleşmek. Melek Tavus’a tapınır gibi yüzleşmek.
Bergman bir dahi.
25 Kasım 2014 Salı
21 Kasım 2014 Cuma
Mozart çalsın öyleyse Jude. Çıldırmış bir dünyada yaşadığımızı kabul edelim bu gece ve en hakiki gerçeğin faturalar olduğunu. Bir makasın tüm bağları kesmeye yetebileceğini bilerek yaşayalım ve elinde makas olan herkesin önünde sadece kesilmeyi bekleyen bağlar olduğunu. Herkesin bir makas tuttuğunu bilerek başlayalım Jude, bazılarının o makası sakladığını bilerek. Mozart çalsın Jude ve hiç susmasın. Birlikte olduğumuzu hayal edelim şu saatte. Birlikte olduğumuzu hayal edelim ve faturaların olmadığı bir dünyayı. Makasların olmadığı bir dünyayı güzel Jude. Bir kere kurulan bir bağın asla koparılamama ihtimalini hayal edelim. İhtimalleri sevelim güzel Jude. Şayet yaşadığımız çıldırmış bir dünyaysa ve bundan kaçmak mümkün görünmüyorsa, biz de çıldırmışça hayal edelim. Çıldıralım Jude, hiçbir şey yapamıyorsak birlikte çıldıralım. Elimizden hiçbir şey gelmiyorsa ayrı yataklarda çıldıralım. Tavanlar Jude, her tavan birbirine benzer ve hepsi bakan kişinin hafızasıyla boyalıdır. Çıldırmış düşlerimizle tavanları süsleyelim. Ayrı yataklarda, başka yataklarda, ama sürekli. Yani anlatmaya çalıştığım güzel Jude, çıldırmış bir dünyada yaşarken bile Mozart çalabiliyor. Yani anlatmaya çalıştığım güzel Jude, şu an yeryüzünde yüz binlerce kişi Mozart dinlerken, Salieri'yi kimse dinlemiyor. Yani söylemeye çalıştığım Sezin, Salieri için hayatın en hakiki gerçeği faturalardı, ama Mozart makasların olmadığı bir dünyayı hayal edebilmişti.
19 Kasım 2014 Çarşamba
Devasa bir mayına bağlı olduğumu görüyorum ve sonra kaçış başlıyor. Kaçtığım her yeni kişi daha küçük yeni bir mayına dönüşüyor Jude. Biri patladığında ki muhakkak olacak, o devasa ana mayın tetiklenecek ve sonrasını bilmek istemezsin. Kapana kısılmış hissediyorum Jude, nefes alabiliyorum ama soluduğum hava değil. Her devinim biraz daha yoksunlaştırıcı. Bir dairenin içinde sayabilirim kendimi. O daireyi unutmak için onun içinde yeni dairelere sarılıp duruyorum. Saydamlar. Dışlarına taşabiliyorum. Kırılganlar, büzüşkenler, o daireler kayboluyor Jude ve ben kendimi tekrar ana dairede, tekrar o devasa mayını patlatırken buluyorum. Özlüyorum Jude, çok özlüyorum.
4 Kasım 2014 Salı
Denedim, direndim, olmadı. Sanırım bu gece, burada anlamlı bir yığın oluşmayacak. Nitekim çaylar da çay gibi değildi hani. Bir yandan da o kadar yazıp sildim ki bu süreçte üzerime derin bir ağırlık çöktü. Aklıma geçmişte yazdığım bir öykünün başlığı geldi. Bir deprem her şeyi yıkmayacak ya demiştim. Bazen bir deprem her şeyi yıkabilir. Doğa bir felaket yaratmak istediğinde, o felaket yaratılır. Bazen bir felaket, anlamının büsbütün dışına bile çıkabilir. Siz hiç felaketleri sevmeyi denediniz mi? Dönüp geriye baktığımda, yaşadığım bütün sağlıklı dönüşümlerin hemen gerisinde bir felaket olduğunu fark ettim bu gece. Belki de bu sebeple felaketleri üzerime çekmek için özel bir çaba gösteriyorum yıllardır. Gizli belleğimde felaket ve dirlik birlikte kodlanmış gibi görünüyor. Ne denli sağlıksız bir algı olduğunun farkında mısınız? Bir buzağı doğduğu anda yürüyebilir ama biz yürümek için defalarca düşmeliyiz. Hatalar yaparız, hataları içselleştiririz. Dersler çıkarılır, pişmanlıklar sistematize edilir. Yanlışlar üzerine kurgulanmış serüvenler inşa edilir. Serüvenler doğrulanır. İnsan düşmeyi sever, düşmeyi sevmeyen ona öykünür. Kusursuz bir hayat yoktur, ideal bir hayat yoktur, öykünme vardır. İnsan öykünen bir hayvandır. Oysa bir buzağı için her şey stabil gelişir. Bir buzağının evren dinamiği sıradanlığında gizlidir. Onun sıradanlığı, insanın sürekli arayışta olduğu kusursuzluğa tekabül eder. Ama bir buzağı o kusursuzluğu asla aramaz, onun içine doğar, onun içinde gelişir, onunla birlikte ölür. Yine de insan olmak fena bir şey değildir. Buzağı olmak da fena bir şey değildir. Bir buzağı için yol bir ve nettir, bir insan için yol çok ve muğlaktır. İnsan çokluğun ve muğlaklığın sonuna varabilen bir hayvandır ve bazen yürümek dururken düşmek sadece bir zaman kaybıdır. Felaketin ardından dirlik gelebilir evet, ancak dirliğe ulaşmak için felaketi beklemek bir aptallıktır. Nietzsche mutlu olmadı, mutlu ölmedi, mutlu etmedi. Nietzsche buzağıları hiç anlamadı.
İnsan, Malefiz'in kanatlarını koparan bir hayvandır. Ama Malefiz kanatları koptuğu için melekliğinden vazgeçmez. Yine de insan, Malefiz'in kanatlarını koparmaktan vazgeçebilir. Malefiz ile insan, birlikte buzağıları, perileri ve insanları anlayabilir. Malefiz ile insan birlikte mutlu olabilir. Malefiz ile insan birlikte değilken de mutlu olabilir. Malefiz ile insan hiç tanışmayabilir. Ama Malefiz ile insan bir defa tanıştıysa, Malefiz ile insan bir ömür boyu devam etmelidir.
Kendine her gün hatırlat, yarın, bugünden daha iyi değilse, bu yarının değil, senin suçun.
Saat üçü kırk bir geçiyor. Burada anlamlı bir yığın oluşmuş olabilir. Çaylar da aslında fena değildi. Nida çayı dört şekerle bile içebilir. Sezin çayı şekersiz içerdi. Ali de çayı şekersiz içer. Ben bulduğumda toz şeker kullanırım. Fante hiç çay içmedi.
İnsan, Malefiz'in kanatlarını koparan bir hayvandır. Ama Malefiz kanatları koptuğu için melekliğinden vazgeçmez. Yine de insan, Malefiz'in kanatlarını koparmaktan vazgeçebilir. Malefiz ile insan, birlikte buzağıları, perileri ve insanları anlayabilir. Malefiz ile insan birlikte mutlu olabilir. Malefiz ile insan birlikte değilken de mutlu olabilir. Malefiz ile insan hiç tanışmayabilir. Ama Malefiz ile insan bir defa tanıştıysa, Malefiz ile insan bir ömür boyu devam etmelidir.
Kendine her gün hatırlat, yarın, bugünden daha iyi değilse, bu yarının değil, senin suçun.
Saat üçü kırk bir geçiyor. Burada anlamlı bir yığın oluşmuş olabilir. Çaylar da aslında fena değildi. Nida çayı dört şekerle bile içebilir. Sezin çayı şekersiz içerdi. Ali de çayı şekersiz içer. Ben bulduğumda toz şeker kullanırım. Fante hiç çay içmedi.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)