25 Kasım 2014 Salı

Bir projektörün görüntüsüyle başlayan sekans, yoğun bir ışık ve akabinde gelen birbiri ardına çıkan belirsiz rakamlarla, Bergman, film boyunca izleyene vereceği ağırlığı bir nevi henüz ilk saniyelerden garanti eder. Makaranın sesi eşliğinde önce bir çizgi filmden, ardından da sessiz bir filmden görüntüler peş peşe akar. Bir Tarantula, kurban edilen bir koyun, akan kanlar, bir ele çakılan, her vuruşta daha fazla saplanan bir çivi. Huzurla uyuyan yaşlı insanlar ve beyaz perdede beliren sanal görüntüye yaklaşan, dokunmaya çalışan, dokunan bir çocuk. Birbirine zıt görünen onlarca duygu, beş dakikalık bir zıtlaşma. Persona’nın açılış sekansı, başlı başına bir film olarak değerlendirilebilecek kadar güçlü. Sadece beş dakikalık bu bölümde, Bergman’ın oluşturduğu sinematik kurgu, insanlık tarihinin çelişki dolu döngüsüne işaret eder şekilde derin ve yalın. Organik ve inorganik, rasyonel ve irrasyonel arasında kalan insanın vahşet saçan biçimsizliği karşısında, son karede, insana, insanın kendine yarattığı maskelere dokunmaya çalışan masum ve çaresiz bir insan soyu. Anlamsızlık, belirsizlik ve korkuyla şekillenen bir çaresizlik. Öyle bir çaresiz olma hâli ki, en masum olanın dahi bu yırtıcılıktan sıyrılamayacağı gerçeği. Öyle bir yırtıcılık ki, yırtılan, parçalanan ve yok oluşa sürüklenen insanın kendisi. Huzur yaşamın başında ve sonunda görünebilir, ama yaşamın başında ve sonunda olan tek şey masumiyet ve tükenmişlik. İnsan masumiyetini tüketen bir varlıktır ve kurban sahnesiyle anlatılmaya çalışan şey de, insanın her şeyi ve en temelde kendisini, yine kendine kurban ettiği gerçeği. Bergman’ın yaptığı da engellenemez vahşet saçan bu yok edişin karşısında, mümkün mertebe objektif ve diri bir şekilde sinematik bir saygı duruşunda bulunmak ve yüzleşmek. Engellenemez kötü karşısında asaletle iman eder gibi yüzleşmek. Melek Tavus’a tapınır gibi yüzleşmek. Bergman bir dahi. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder