Bir projektörün görüntüsüyle
başlayan sekans, yoğun bir ışık ve akabinde gelen birbiri ardına çıkan belirsiz
rakamlarla, Bergman, film boyunca izleyene vereceği ağırlığı bir nevi henüz ilk
saniyelerden garanti eder. Makaranın sesi eşliğinde önce bir çizgi filmden,
ardından da sessiz bir filmden görüntüler peş peşe akar. Bir Tarantula, kurban
edilen bir koyun, akan kanlar, bir ele çakılan, her vuruşta daha fazla saplanan
bir çivi. Huzurla uyuyan yaşlı insanlar ve beyaz perdede beliren sanal
görüntüye yaklaşan, dokunmaya çalışan, dokunan bir çocuk. Birbirine zıt görünen
onlarca duygu, beş dakikalık bir zıtlaşma. Persona’nın açılış sekansı, başlı
başına bir film olarak değerlendirilebilecek kadar güçlü. Sadece beş dakikalık
bu bölümde, Bergman’ın oluşturduğu sinematik kurgu, insanlık tarihinin çelişki
dolu döngüsüne işaret eder şekilde derin ve yalın. Organik ve inorganik,
rasyonel ve irrasyonel arasında kalan insanın vahşet saçan biçimsizliği
karşısında, son karede, insana, insanın kendine yarattığı maskelere dokunmaya
çalışan masum ve çaresiz bir insan soyu. Anlamsızlık, belirsizlik ve korkuyla
şekillenen bir çaresizlik. Öyle bir çaresiz olma hâli ki, en masum olanın dahi
bu yırtıcılıktan sıyrılamayacağı gerçeği. Öyle bir yırtıcılık ki, yırtılan,
parçalanan ve yok oluşa sürüklenen insanın kendisi. Huzur yaşamın başında ve
sonunda görünebilir, ama yaşamın başında ve sonunda olan tek şey masumiyet ve
tükenmişlik. İnsan masumiyetini tüketen bir varlıktır ve kurban sahnesiyle
anlatılmaya çalışan şey de, insanın her şeyi ve en temelde kendisini, yine
kendine kurban ettiği gerçeği. Bergman’ın yaptığı da engellenemez vahşet saçan
bu yok edişin karşısında, mümkün mertebe objektif ve diri bir şekilde sinematik
bir saygı duruşunda bulunmak ve yüzleşmek. Engellenemez kötü karşısında
asaletle iman eder gibi yüzleşmek. Melek Tavus’a tapınır gibi yüzleşmek.
Bergman bir dahi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder