16 Aralık 2014 Salı

Öldürmeyen güçlendirir hükmündeki ölmek kavramı, sadece yaşamın değil, yaşamsal olan her şeyin yitmesi anlamında ele alındığında ancak doğru bir önermedir. Aksi durumda dalında kurumuş bir yaprak olabilirsiniz en fazla, yani sadece hayatta kalmış olursunuz, tıpkı dalında kuruyan bir yaprak gibi, ilk gelen rüzgârla tozlarına ayrışıp ufalanarak tükenmeyi bekler gibi; bir tükenmeyi bekleyen olursunuz hayatta kalarak, sadece bu kadar. Çünkü bilin ki yaşamak ve hayatta kalmak çoğu zaman pek zıt anlamlar ifade eder. Siz yaşayanlardan olun hanımefendi, her bir anınızı hınca hınç, hakkını vererek yaşayabilenlerden olun. Arkanızda hiçbir "keşke" ve "iyi ki" bırakmadan. Zıt mı göründü, aslında aynı şeylerdir. (Burada küçük bir gülümseme atılır.) Onu da bilahare Taocu bir yaklaşımla anlatırım. Sufiane bir yaklaşım da deneyebiliriz. Hatta kuantumu bile kullanabiliriz efendim. (Burada dişleri göstere göstere bir kahkaha.) Ama bence Nietzsche hiçbirini anlayamamıştı, o yüzden dalında kurumuş bir yaprak güçlü bir rüzgârla nasıl savrulursa etrafta olanın çehresine, asil çürümüşlüğüyle de öyle tesiri altına aldı bu devrin insanlarını. (Burada sigara dudaklara götürülür ama çakmak ancak üçüncü denemede ateşlenir ve bir Fikirtepe arabeskliğinin samimiyetiyle sitem edilir.) Öldürmeyen acı güçlendirmez, süründürür hanımefendi. (Sonrası erotik bakışmalar ve biraz daha fazlası, azıcık yani.)

6 Aralık 2014 Cumartesi

Altı aralık cumartesi.
Kalbinin sesi çığlığa dönüşen kız bir devrim yapar. Nefes almak güzeldir.

5 Aralık 2014 Cuma

Aramızda derin farklar olabilir.

"Sevgi yalnız bir insana bağlılık değildir. Bir tutumdur. Kişinin yalnız bir sevgi nesnesine değil, bütünüyle dünyaya bağlılığını gösteren bir kişilik yapısıdır. Kişi yalnız bir tek kimseyi seviyor, başka her şeye karşı ilgisiz kalıyorsa sevgisi sevgi değil, genişletilmiş bencilliktir.” 

Karl Marx

25 Kasım 2014 Salı

Bir projektörün görüntüsüyle başlayan sekans, yoğun bir ışık ve akabinde gelen birbiri ardına çıkan belirsiz rakamlarla, Bergman, film boyunca izleyene vereceği ağırlığı bir nevi henüz ilk saniyelerden garanti eder. Makaranın sesi eşliğinde önce bir çizgi filmden, ardından da sessiz bir filmden görüntüler peş peşe akar. Bir Tarantula, kurban edilen bir koyun, akan kanlar, bir ele çakılan, her vuruşta daha fazla saplanan bir çivi. Huzurla uyuyan yaşlı insanlar ve beyaz perdede beliren sanal görüntüye yaklaşan, dokunmaya çalışan, dokunan bir çocuk. Birbirine zıt görünen onlarca duygu, beş dakikalık bir zıtlaşma. Persona’nın açılış sekansı, başlı başına bir film olarak değerlendirilebilecek kadar güçlü. Sadece beş dakikalık bu bölümde, Bergman’ın oluşturduğu sinematik kurgu, insanlık tarihinin çelişki dolu döngüsüne işaret eder şekilde derin ve yalın. Organik ve inorganik, rasyonel ve irrasyonel arasında kalan insanın vahşet saçan biçimsizliği karşısında, son karede, insana, insanın kendine yarattığı maskelere dokunmaya çalışan masum ve çaresiz bir insan soyu. Anlamsızlık, belirsizlik ve korkuyla şekillenen bir çaresizlik. Öyle bir çaresiz olma hâli ki, en masum olanın dahi bu yırtıcılıktan sıyrılamayacağı gerçeği. Öyle bir yırtıcılık ki, yırtılan, parçalanan ve yok oluşa sürüklenen insanın kendisi. Huzur yaşamın başında ve sonunda görünebilir, ama yaşamın başında ve sonunda olan tek şey masumiyet ve tükenmişlik. İnsan masumiyetini tüketen bir varlıktır ve kurban sahnesiyle anlatılmaya çalışan şey de, insanın her şeyi ve en temelde kendisini, yine kendine kurban ettiği gerçeği. Bergman’ın yaptığı da engellenemez vahşet saçan bu yok edişin karşısında, mümkün mertebe objektif ve diri bir şekilde sinematik bir saygı duruşunda bulunmak ve yüzleşmek. Engellenemez kötü karşısında asaletle iman eder gibi yüzleşmek. Melek Tavus’a tapınır gibi yüzleşmek. Bergman bir dahi. 


21 Kasım 2014 Cuma

Mozart çalsın öyleyse Jude. Çıldırmış bir dünyada yaşadığımızı kabul edelim bu gece ve en hakiki gerçeğin faturalar olduğunu. Bir makasın tüm bağları kesmeye yetebileceğini bilerek yaşayalım ve elinde makas olan herkesin önünde sadece kesilmeyi bekleyen bağlar olduğunu. Herkesin bir makas tuttuğunu bilerek başlayalım Jude, bazılarının o makası sakladığını bilerek. Mozart çalsın Jude ve hiç susmasın. Birlikte olduğumuzu hayal edelim şu saatte. Birlikte olduğumuzu hayal edelim ve faturaların olmadığı bir dünyayı. Makasların olmadığı bir dünyayı güzel Jude. Bir kere kurulan bir bağın asla koparılamama ihtimalini hayal edelim. İhtimalleri sevelim güzel Jude. Şayet yaşadığımız çıldırmış bir dünyaysa ve bundan kaçmak mümkün görünmüyorsa, biz de çıldırmışça hayal edelim. Çıldıralım Jude, hiçbir şey yapamıyorsak birlikte çıldıralım. Elimizden hiçbir şey gelmiyorsa ayrı yataklarda çıldıralım. Tavanlar Jude, her tavan birbirine benzer ve hepsi bakan kişinin hafızasıyla boyalıdır. Çıldırmış düşlerimizle tavanları süsleyelim. Ayrı yataklarda, başka yataklarda, ama sürekli. Yani anlatmaya çalıştığım güzel Jude, çıldırmış bir dünyada yaşarken bile Mozart çalabiliyor. Yani anlatmaya çalıştığım güzel Jude, şu an yeryüzünde yüz binlerce kişi Mozart dinlerken, Salieri'yi kimse dinlemiyor. Yani söylemeye çalıştığım Sezin, Salieri için hayatın en hakiki gerçeği faturalardı, ama Mozart makasların olmadığı bir dünyayı hayal edebilmişti.

19 Kasım 2014 Çarşamba

Devasa bir mayına bağlı olduğumu görüyorum ve sonra kaçış başlıyor. Kaçtığım her yeni kişi daha küçük yeni bir mayına dönüşüyor Jude. Biri patladığında ki muhakkak olacak, o devasa ana mayın tetiklenecek ve sonrasını bilmek istemezsin. Kapana kısılmış hissediyorum Jude, nefes alabiliyorum ama soluduğum hava değil. Her devinim biraz daha yoksunlaştırıcı. Bir dairenin içinde sayabilirim kendimi. O daireyi unutmak için onun içinde yeni dairelere sarılıp duruyorum. Saydamlar. Dışlarına taşabiliyorum. Kırılganlar, büzüşkenler, o daireler kayboluyor Jude ve ben kendimi tekrar ana dairede, tekrar o devasa mayını patlatırken buluyorum. Özlüyorum Jude, çok özlüyorum.

4 Kasım 2014 Salı

Denedim, direndim, olmadı. Sanırım bu gece, burada anlamlı bir yığın oluşmayacak. Nitekim çaylar da çay gibi değildi hani. Bir yandan da o kadar yazıp sildim ki bu süreçte üzerime derin bir ağırlık çöktü. Aklıma geçmişte yazdığım bir öykünün başlığı geldi. Bir deprem her şeyi yıkmayacak ya demiştim. Bazen bir deprem her şeyi yıkabilir. Doğa bir felaket yaratmak istediğinde, o felaket yaratılır. Bazen bir felaket, anlamının büsbütün dışına bile çıkabilir. Siz hiç felaketleri sevmeyi denediniz mi? Dönüp geriye baktığımda, yaşadığım bütün sağlıklı dönüşümlerin hemen gerisinde bir felaket olduğunu fark ettim bu gece. Belki de bu sebeple felaketleri üzerime çekmek için özel bir çaba gösteriyorum yıllardır. Gizli belleğimde felaket ve dirlik birlikte kodlanmış gibi görünüyor. Ne denli sağlıksız bir algı olduğunun farkında mısınız? Bir buzağı doğduğu anda yürüyebilir ama biz yürümek için defalarca düşmeliyiz. Hatalar yaparız, hataları içselleştiririz. Dersler çıkarılır, pişmanlıklar sistematize edilir. Yanlışlar üzerine kurgulanmış serüvenler inşa edilir. Serüvenler doğrulanır. İnsan düşmeyi sever, düşmeyi sevmeyen ona öykünür. Kusursuz bir hayat yoktur, ideal bir hayat yoktur, öykünme vardır. İnsan öykünen bir hayvandır. Oysa bir buzağı için her şey stabil gelişir. Bir buzağının evren dinamiği sıradanlığında gizlidir. Onun sıradanlığı, insanın sürekli arayışta olduğu kusursuzluğa tekabül eder. Ama bir buzağı o kusursuzluğu asla aramaz, onun içine doğar, onun içinde gelişir, onunla birlikte ölür. Yine de insan olmak fena bir şey değildir. Buzağı olmak da fena bir şey değildir. Bir buzağı için yol bir ve nettir, bir insan için yol çok ve muğlaktır. İnsan çokluğun ve muğlaklığın sonuna varabilen bir hayvandır ve bazen yürümek dururken düşmek sadece bir zaman kaybıdır. Felaketin ardından dirlik gelebilir evet, ancak dirliğe ulaşmak için felaketi beklemek bir aptallıktır. Nietzsche mutlu olmadı, mutlu ölmedi, mutlu etmedi. Nietzsche buzağıları hiç anlamadı.

İnsan, Malefiz'in kanatlarını koparan bir hayvandır. Ama Malefiz kanatları koptuğu için melekliğinden vazgeçmez. Yine de insan, Malefiz'in kanatlarını koparmaktan vazgeçebilir. Malefiz ile insan, birlikte buzağıları, perileri ve insanları anlayabilir. Malefiz ile insan birlikte mutlu olabilir. Malefiz ile insan birlikte değilken de mutlu olabilir. Malefiz ile insan hiç tanışmayabilir. Ama Malefiz ile insan bir defa tanıştıysa, Malefiz ile insan bir ömür boyu devam etmelidir.

Kendine her gün hatırlat, yarın, bugünden daha iyi değilse, bu yarının değil, senin suçun.

Saat üçü kırk bir geçiyor. Burada anlamlı bir yığın oluşmuş olabilir. Çaylar da aslında fena değildi. Nida çayı dört şekerle bile içebilir. Sezin çayı şekersiz içerdi. Ali de çayı şekersiz içer. Ben bulduğumda toz şeker kullanırım. Fante hiç çay içmedi.

28 Ekim 2014 Salı

Bir tövbenin kabul olduğunu nasıl anlarsın? Hiç denememek mi? Hayır, bunun adı irade yoksunluğu. Dener ve yapamazsın, geri çekileceğin yeri bilirsin, sadece hayat değil, sen de seni sınarsın ve görürsün ki olmuştur.
Üç kişi tuttu elimden. Şeyhim, annem ve sen.

Şeyhimin elini bıraktığımda her şeyle baş edebilirim sanmıştım. Öyle olmadı. Kendimi birçok şey sanıyordum fakat hiçbir şey olamadığımı çok kısa zamanda fark edecektim. Kötüsü, tek bir şey olmam bile yıllar alacaktı. Geri döneyim istedim, olmadı. Bazı yolların bir kez ayrıldığında, asla yeniden birbirine kavuşamayacağını orada öğrenmiştim.

Annem elimi bıraktığında hiçbir şeyle baş edemem sanmıştım. Öyle olmadı. Kendimi değersiz, çaresiz ve umutsuz görüyordum. O denli güçsüz olduğuma kanaat getirmiştim ki dedemin öldüğü günün ardından yıllar sonra ilk kez o gün ağlamıştım. Anlıyordum ki gözyaşının bir hafızası vardı ve ilk kez hakiki anlamda nerede taştıysa gözlerinizden, o zamanın ruhunu katıyordu içinize. Aynı anda hem hayalleriyle oynayan bir çocuk, hem de hayatla boğuşan bir adamdım o gün. Değerliydim, cesurdum ve umutluydum. Sonrası fevkalade güzeldi. Bazı yolların bir kez ayrıldığında, çok kısa bir zaman sonra yeniden birbirine kavuşabileceğini orada öğrenmiştim.

Seninle ellerimiz ayrıldığında, buna dünyanın sonu demiş, anbean bireysel bir kıyamete doğru yol aldığımı sanmıştım. Öyle olmadı. Her şey kötüydü önceleri, hiç olmadığı kadar kötüydü. Sana, kendime, yaratıcıya, hemen herkese isyan ediyordum. Ne beklerdin ki, en doğru, en yanlış, genel anlamda en müthiş zamanlarımı geçirdiğim kişi hayatımdan hiç var olmamış bir hayalet gibi çıkıp gitmişti. Tek başıma uyuyor, tek başıma uyanıyordum. Yalnızdım ve seninle geçirdiğim birkaç ömre bedel iki yılda, belki de bir daha bir başıma kalamayacak şekilde, seninle bütünlemiştim hayatı. Yalnızdım ve yalnızlığı tamamen unutmuş, bir daha da hatırlamak istemiyordum. Üstelik bunu engellemek için oluşturduğum her devinim bana yalnızlığımı bir o denli sert bir şekilde hatırlatıyordu ki içine kapaklandığım ümitsiz yoksunlukla nasıl baş edeceğimi hiç bilemiyordum. Her seferinda daha beter şeyler oluyordu, özellikle de en sonuncusu. Bütün kapıları tamamen kapamış, gururumu hiç olmadığı kadar ayaklar altına alarak senden nefret etmemi sağlamıştın. Ömür boyu süreceğini, ömür boyu seni öfkeyle, kinle hatırlayacağımı düşünüyordum. Birkaç dakika sürdü. Kendimden nasıl nefret edemiyorsam, senden de edemezdim. Çünkü görüyordum, seni hayatımla değil, kendimle bütünlemiştim. Kendime karşı nasılsam, sana karşı öyleydim. Kendine karşı nasılsan, bana karşı öyleydin. Kendimize ve birbirimize karşı ölümcül derecede kötüydük. Acıtmış, yaralamış ve neredeyse öldürmüştük birbirimizi. Ey gördüğüm en güzel yolcu, güneşim ve ayım, her ikimizi korumak için de yapılacak en doğru şeyi yapmıştın sen ve bunu görüyordum, nihayet görüyordum. Bütün kapıları öylesine müthiş bir şekilde kapamıştın ki, açılması gereken en doğru kapı aralanmaya başlamıştı. Bir başımaydım artık, bir başımayken de ayaktaydım ve bir başımalığımdan doğan o özgül ağırlığı, kutsal iradeyi yeniden hatırlayabiliyordum. Seni bana getiren buydu, seninle büyüyen, büyüten buydu. Nasıl ve neden kaybolduğu önemli değildi, yeniden doğmaya başladığını bilmek, kendi içimi bütünüyle kapladıktan sonra her şeyin mükemmel şekilde yeniden dizayn edilebileceğini bilmek harikaydı. Kusursuz bir dönüşüm başlamıştı. Bir yılan gibi deri çıkardığımı söyleyebilirdim, ama hayır çok daha fazlası, arınıyor, yenileniyor ve açığa çıkarıyordum. Arınmanı, yenilenmeni ve açığa çıkmanı bekliyordum. Değerliydim ve değerli oluşum bu kez sadece kendimi sevmemden geliyordu, cesurdum ve cesur oluşum rüzgâr karşısında savrulan o yaprağın kemâli bulmuş iradesini içselleştirebilmemden geliyordu, umutluydum, çünkü gönlünün kapılarını sonuna dek açtığında gelen o huzurlu teslimiyet, umuttan gayrı bir hissi barındırmıyordu içinde. Bazı yolların asla ayrılmayacağını anlamıştım, yol yolcunun hafızasıysa ve yol yolcuyu kendine kattıysa, en fazla yolcular arasındaki mesafe biraz artmıştır ve bunun da hikmetli bir sebebi vardır. Mutlu ki görebiliyordum artık.

Seni seviyorum bekleyen ve beklenen güzel yolcu.

26 Ekim 2014 Pazar

Aşk yolsuzluktur. Kökeni ışk, Arapça'da sarmaşık anlamına gelir. Yani kalbi, ruhu, nefsi sarmalayan anlamında kullanılır. Tasavvuf terminolojisinde ışık anlamıyla da ele alınır. Metaforik bir örnek olarak pervanenin mumun etrafındaki tavafı kullanılır. Pervane aşkın etrafında döner durur, kâfi değildir. Pervane kendini muma bırakır, yanıp kül olur. Kül savrulur, aşk savrulur, aşk dolaşır. Kül aşkın hafızasıdır. Kül kelebeğin hafızasıdır. Kül tırtılın hafızasıdır. Kül yaşamın hafızasıdır; yaşamın hafızasına ulaşmak için de aşk ile kavrulmak gerekir. Ama yine de bahsi geçen metaforun aşkı tam anlamıyla karşıladığı kanaatinde değilim. Aşk, yani ışık, en özde güneş gibidir. Güneş enerjisini dışarıdan sağlamaz, onun enerjisi kendisindedir. Yanarak yakar. Yana yana kendini bitirir. Yani aşk gerçekte mum ile pervanenin dansının da ötesindedir; yakanın ve yananın kendisidir. Yani aşk gerçekte içeridedir, dışarıda görülen sadece aşka giden bir yoldur ve her yolun mutlaka bir sonu vardır. Burada bahsi geçen yolsuzluk, sonsuzluğun en hakiki adlandırılışıdır ve giden, gittiği için değersizleşmez, eğer ki kalan gidenin hafızası olabildiyse. Güzel geceler.

Ve gecenin şarkısı.

24 Ekim 2014 Cuma

Bazen olmaz, hani öyle bir olmaz ki neye uğradığını şaşırırsın. Dünya sanki dönmeyi bırakmıştır. Devinimsizlik her yandadır. Bilinen bilinmez gelir. Bilinmez korkutucu olmaktan birkaç adım fazlası olmuştur. Heba olmaktan birkaç gömlek üstü bir can çekiştir tattığın. İnanç ve umutsuzluk aynı anda hücum eder olmuştur bünyene. Bir Don Kişot bile değilsindir, hoş anlarsın da. Edimsizliğe kilitlendiğini hissedersin. Yine de peşinden koşacağın çok şey vardır arkanda ve önünde; peşinden koşabileceğin hiçbir şeyin olmadığını tadarsın her seferinde. Zifir gibi bir şey hissedersin midende, aklında ya da neye sahipsen orada. Büyüyen bir yumru, büyüdükçe daha çok kemiren. Doymamazlığa yeminli iblis kadar da aç. Seçim vaktidir, ezelde ve ebedde yapılan seçimin hatırlanma vaktidir. Sonra bir şey olur, hep dedikleri şey, hiç demedikleri şey. Werther'in bir yalan olduğu idrakine seni ulaştıran neydi? Sana şah damarından bile daha yakın olan tek şey neydi? Hatırlarsın. Ne içindeydi ne de dışında. Orada bir yerde, unuttuğun yerde, aynı yerde. Onu senden alana, seni senden alana son bir kez daha bakarsın. Birkaç salise, öylece. Son seferinde, ilk seferinde, birkaç saniye öncesinde, öncesinde baktığında sonbaharın sarhoş yeşilini gördüğün, baktığında çok şey gördüğün, baktığında her şeyi gördüğün bu gözlerden, sadece birkaç salisede nasıl bu kadar anlam silinip gitmişti? Anlamaya çalışmazsın, anlamaya çalışırsın. Yürürsün sonra. Yürürsün, çünkü hayat bir yürüme oyunudur ve aşk dedikleri şey gerçekten de vardır. Werther'i öldürecek kadar vardır, daha büyüğünü, daha fazlasını, daha yüreklisini hayatta tutabilecek kadar vardır, birkaç salisede kaybolacak kadar vardır. Seni var edecek kadar vardır. Evet bazen olmaz ve bu kez bir şeyin olması ile olmaması arasındaki farkı gözetmemeyi anlarsın. Yürürsün, çünkü hayat bir yürüme oyunudur. Asla anlatmadığın o rüyanın zamansızlığında gönderdiğin yolcu, bu kez, yaşamının bugününde, kendi isteğiyle yüz çevirip gitmiştir kendi yoluna. Çünkü hayat şükre eğilip tevekküle kalktığında, bir yürüme oyunu olmaktan fazlasına dönüşmüştür ve o güzel yolcuyu uğurlarla selamlarsın.